Thursday, 09 September 2010
  • Afış Koleksiyonu
  • İletişim
  • üye ol
Tiyatro
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Sahnedekiler
  • Tiyatrolar
  • Söyleşiler
  • Forum
  • Tiyatro Bilgi Bankası
    • Eğitim Danışmanı
    • Tirad Paylasımı
    • Tiyatro Tarihi
    • Tiyatro Siteleri
    • Tiyatro Okulları
    • Tiyatro Adresleri
    • Oyun Tekstleri
    • Kaybettiklerimiz
    • Tum Oyunlar
  • Mitos Kitap Tanıtımı
  • Haberler
  • Sahnede
  • Festivaller
  • Yazarlar
  • Oyun Eleştirileri
  • Haber Arsivi
  • Arama
  • İletişim
Size ozel E-posta hesabi @tiyatroturkiye.com
Sign up
Check e-mail
 

Y A Y I N Y E R I


Hayat Ağacında Tavus Kuşları


 



 Mudanyada Yeni Bir Tiyatro Çabasıyla İlk Yaz Ve Hayat Ağacında Tavus Kuşları

Nurhan TEKEREK
 

  İktisat Oyuncuları Tiyatro Topluluğu



SARAY DUVARLARI ÖTESİNDE [CBÜ İktisat oyuncuları]



 Guzel Sanatlar Fakultesi Oyunculari


YILIN KOMEDİSİ [ŞAHANE DÜĞÜN]


Tiyatro Dergisi [E-Degi]







 Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi [ANKARA DT]

Kafkas Tebeşir Dairesi [ERZURUM DT]


 

Ana Sayfa arrow Ana Sayfa arrow Oyun Eleştirileri arrow BİR MUTFAK MASALI
BİR MUTFAK MASALI PDF Yazdır e-Posta
Friday, 12 October 2007

Image

KURBAĞA PRENSES’İN, KURBAĞA PRENS’E ETTİKLERİ:

“BİR MUTFAK MASALI”


            Ne biçim ülke olduk be Özdemir Abi!

          “Düşünceye Özgürlük” dalgası halka halka büyüdükçe, azmettirenler ürküyor, dolayısıyla azmedenler ve hazmedenler çoğalıyor. Baksana Hrant’ı da yitirdik. Ülkemizde demokrasi ve kardeşliğin kararlı savunucularındandı Hrant Dink. Sıkılan kurşun, Türkiye'nin aydınlık geleceğinin de, demokrasisinin de, özgürlüklerinin de potasını deldi geçti. Sağduyusu olanların duygu pınarlarını da… Düşündüklerimi Evrensel’deki köşemde yazdım, sanırım okumuşsundur. Bu konuyu fazla uzatıp, içini depreştirmeyeyim. Işıklar içinde yatsın, başka ne diyeyim! 

 

Abicim, geçenlerde bir galaya gittim. Dikmen Gürün, Vecdi Sayar, Engin Uludağ, İzzet Günay, Güneri Artunkal, Egemen Berköz, Tuncer Cücenoğlu, Ece Baktıaya, Oya Başak, Hayati Asılyazıcı, Ragıp Ertuğrul, Ayşe Kulin, Müşfik Kenter, uuu herkes vardı… 1956 doğumlu Alman yazar Kerstin Specht'in yazdığı “Bir Mutfak Masalı (Kurbağa Prenses)” adlı tiyatro oyunu, Bakırköy Belediye Tiyatroları aracılığıyla Türkiye’de ilk kez sahneleniyordu. Almanya'da bir taşra kasabasında geçen, eğlenceli olduğu kadar da dokunaklı bir oyun olarak tanıtıldı “Bir Mutfak Masalı”. “Günlük yaşam içerisinde boğulan, arzularını gerçekleştiremeyen ve artık masallara inanmayan kadınların anti-masalı” da dendi. Oyunu, özgün dili Almanca’dan dilimize çeviren Sibel Arslan Yeşilay, yazar Kerstin Specht’in, kendi hapishanelerinde birer yaşam geçiren kadın karakterleri ile tanındığını söyledi. Salondan içeri girerken, tam da senin istediğin gibi, bilgilerle donanımlıydım.  

 

          Abicim, hayattan hiçbir biçimde  zevk alamayan Bayan Ulla'nın öyküsüydü Kertsin Specht’in anlattığı. İki çocuklu Ulla’nın, kocasının ölümünden beri ödeyemediği borçları yüzünden haciz memurları evini boşaltmış, tam bir ergenlik dönemi asiliği içindeki kızı ile varoş “Kazanova”sı oğlunun gözünde evin temizlik işlerini yapan, alışverişe giden, yemek pişiren bir hizmetçiden fazla değeri kalmamıştı. Almanya’da yaşadığı taşra kasabasında: “Kırkını geçen bir kadının Filistinli bir terörist tarafından kaçırılma ihtimali, sevgili bulma olasılığından daha yüksekti.” Yani, oyun içinde yazar bize öyle söyledi. Derken, Ulla ölmekten başka çare bulamadı. Ancak, tam “teskin edici” olarak aldığı uyku haplarının tümünü birden yutacakken, musluk sularının  kesildiğini anladı. Siniri iyiden iyiye bozuldu, ama kapıdan içeri 32 yaşında König adında, Doğu Almanyalı, yakışıklı, genç bir adam girdi ve kadının hayatı değişiverdi. 

 

           Buydu konu. Yorgun, bıkkın, sıkkın, yılgın bir günün akşamında mıydım ne! Zorlandım. Bu, son derece yalın konuyu anlamakta bile zorlandım. Yok yaaa… “Yaşlandın falan” deme allasen! Kocası ölmüş, kendisini sürekli horlayan çocuklarıyla birlikte yaşamı borç içinde zorlukla sürdürmeye çalışan, “mutfak tutsağı” 42 yaşındaki Ulla’nın, 9 Kasım 1989 gününden sonraki günlerden birinde karşısına çıkan, 32 yaşında, yakışıklı, ama sahtekâr König ile tanışması ve sonrasında özgürlük arayışı amacıyla her bir şeyi terk edip adamın peşinden gitmesi, böylelikle yaşamını değiştirmesi, elimde değil, hiç ilgimi çekmedi. Bunun, yaşlanmamla ne ilgisi var?

 

         Neyse!.. Neredeeen nereye dedirtecek kadar enayi bir rastlantı sonucu otomobili arızalanan  Herr König’in, Ulla’nın kapısını çalmasını; duyarlı, ağzı iyi lâf yapan, hazır cevap, sözleri vurucu, yanıtları can alıcı, saptamaları konuya “cuk” oturan König karakterinin böylesine suya çizilmesini yadırgadım doğrusu. König’e olan aşkıyla Ulla’nın ek iş olarak iskambil kâğıdı gibi kartlara bakarak “hayat danışmanlığı” yapmasını, böylelikle müthiş başarılı bir iş kadınına dönüşmesini, hatta iş grafiğinin kısa sürede “pik” noktasına ulaşmasını da anlayamadım. Yazar, bütün bunları böyle mi anlatmalıydı diye, oyun boyunca düşündüm vallahi! Ulla’nın kanını emen sülüklerin kendisini sömürmesine daha fazla izin vermemesine, nihayetinde Leipzigli eşine de cehenneme kadar yol gösterip, üçüncü evliliğini yapmasına, zengin müşterisi ile yeni bir yaşama başlamasına “bana ne” deyip omuz silktim.

 

        Bu arada, masalcının Grimm Kardeşlerin “Kurbağa Prens” masalını okumasına da sinirlendim. Zaten masal sevmem… Ulla, “Kurbağa Prens”e ayılacak, bayılacak, yatacak, kalkacak; “Beyaz Atlı Prens” kapıyı çalınca, o zaman çevresinde ne kadar kurbağa varsa hepsini bütün gücüyle duvardan duvara çarpacak.

 

       Alçak...

                                                                                                                          

       Böyle dedim!

 

       Soracaksın biliyorum, oyunu sahneye koyan Emre Kınay’ın çabaları da oyunu kurtarmaya yetmemiş. Metin öylesine umarsız ki Özdemir Abi, Emre’nin oyunu kara mizah çizgisine çekme çabaları hepten boşa gitmiş. Yüzü tersine çevrilen analık edebiyatı, bir anda safsataya dönüşmüş. Oyun zaten kurşun gibi ağır, Emre yazara saygısızlık etmeyeyim, ne dediyse yapayım duygusallığıyla, sayamadığım, ama on-on beş olduğunu sandığım “Black-Out”larla da temponun ayağına taş bağlamış. Oyunu güncelleştirmek uğruna olsa gerek, Berlin duvarının yıkıldığı tarihe denk düşen zamana cep telefonunu, avuç içi kadar kamerayı, Compact Disc’i, jakuzili banyoyu, kettle’ı, wolkmen’i getirmiş.

 

        Şimdi cevabi mektubunda altını çizerek soracaksın biliyorum, onun için ben şimdiden sorayım: Böylelikle ne demek istemiş?

 

         İnsanlık, Tarım ve Endüstri Devrimleri'nden sonra, tarihinin üçüncü büyük devrimini, güya İletişim-Bilişim Devrimi'ni yaşamakta ya…  Hani, bu devrimin başlangıç tarihi simgesel olarak Bastille'in zaptından tam iki yüz yıl sonra, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989 yılı ya… Yani Berlin Duvarı’nın yıkılışının simgelediği Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılışı ve Soğuk Savaş'ın bitişi, aslında insanlığın yaşamaya başladığı İletişim-Bilişim Devrimi'nin kaçınılmaz bir sonucu ya… Öyle diyorlar ya…

 

İyi de, onu mu demek istemiş Kınay?

 

Vallahi bilemiyorum.  

 

          Haaa, sonra ikinci perdenin başında tavana uygulanan, ne amaca hizmet ettiği anlaşılamayan ve de (doğal olarak) seyredilemeyen bir “projection” gösterisine neden gereksinim duymuş, onu da bilmiyorum.

 

Sen de seversin bilirim, tiyatromuzun yüz akıdır Emre Kınay. Ama kim ne derse desin, bu kere işler iyi gitmemiş. Bunu biliyorum.

 

          Emre Kınay imzalı ışık tasarımına bilerek ve isteyerek değinmeyeceğim Özdemir Abi. Ayçın Tar’ın kostümlerine “kötü değil” deyip geçivereceğim. Ali Yenel’in dekoru nedir, Allah’ını seven bir kul, beri gelsin ve bana anlatsın, ben de sana derhal iletirim. İkinci perdede pencere neden değişiyor, bir bilen varsa söylesin, telefon edip sana ivedilikle iki pencere arasındaki farkı da anlatırım. Ama şimdilik beklemedeyim.

 

Özdemir Abicim, bu mektubumda İstanbul’dan vereceğim tiyatro haberi kötü diye, üzüm üzüm üzülüyorum. Çünkü bu oyunda oyuncuların da tümü kötü be Abicim. Ayşe Demirel, Ali Aziz Çölok, Savaş Akova, Ulaş Suphi Bakır… Benim pamuklara sardıklarımdan Defne Şener Günay bile kötü yahu!.. Edip Saner, aralarında biraz iyiye doğru “temayüz” ediyor gibi. Elif Ürse de gayret içinde, ama oyun onu aşağı çekiyor. Sadece oyun onu aşağı çekse gene iyi, karşılıklı sahnelerde Ayşe Demirel, Elif Ürse’yi baş aşağı ediyor. Emre Kınay’ın iki küçük rolde başarıyı yakalaması, oyuncular yakasındaki batağı kurutamıyor.  

 

Kısacası, tatsız tuzsuz çıkmış “Bir Mutfak Masalı”. Yahu, mektubum bitiyor, şu oyunun hiç değilse bir ucunu övebileyim Özdemir Abi’me diye deminden beri hop oturup hop kalkıyorum. Hah!.. İşte, çeviriye dokunmamışım. Çeviri Sibel Arslan Yeşilay. Sibel Arslan Yeşilay bilirsin, Türkiye’de Almanca’nın önde gelen çevirmenlerindendir. Benim sevgili kardeşimdir… Gerine gerine överim be!..

 

Övemiyorum. Övünemiyorum.

 

O da, çevirdiği repliklerden birinde “yeniden nüksetmek” fiilini kullanıyor.

           

Özdemir Abi’cim, Allah’ın işine bak ki, bu oyunda Yeşilay bile bana ihanet ediyor.

 

Yengeme selamlarımı iletiyor, gözlerinden “bus” ediyorum… 

 

 
[ Geri ]

 Tiyatro

Foruma Gider!
XHTML Validation
CSS Validation
Powerd by YOOtheme

Copyright © 2005Tiyatro Türkiye